Skip to main content

Ahtapot

Yıl 2011, yer Ourense, İspanya

Tüm bir yılı bu seyahatin hayalini kurarak geçirmiştik. Yıllık iznimizi senede bir kere yurtdışına çıkmak için kullandığımız zamanlardı. Böyle olunca bir seyahati planlamak da daha zordu. İspanya’da görmek istediğimiz şehirlere karar vermemiz gerekiyordu. Madrid, Barcelona, Sevilla, Santiago de Compostela ve Ourense. Bu şehirlerden üç tanesini biliyordum fakat Santiago de Compostela ve Ourense hakkında hiçbir fikrim yoktu. İspanyol arkadaşım Jesus bizi Ourense’ye davet etmişti ve oraya en kolay ve en ucuz yolu Santiago de Compostela’dan geçmekti.

Aylardan Ağustos.

Kavurucu Madrid sıcağından buz gibi Santiago de Compostela havasına geçiş bizi şaşırtmıştı. Jesus bizi havaalanında karşıladı ve Ourense’ye doğru yola çıktık. Santiago’dan Ourense arabayla yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Ourense tabelasını gördüğümde merakla cama yapıştım. O zamanlar bir yeri olduğu gibi kabul etme konusunda farkındalığım bu kadar yüksek değil tabii. Ourense’yi Madrid ile kıyaslamaya başlayıp bir hayal kırıklığı yaşadım. Evimden kilometrelerce uzakta olan bu küçük şehrin üzerimde yaratacağı etkiden bihaber mimarinin çok sıradan olduğunu ve şehrin hiç yeşil olmadığını düşünüyordum.

Diğer yandan inanılmaz heyecanlıydım. Jesus çok komik, çok sıcak, çok iyi ve bazen çok bencildi acaba ailesi nasıldı :) Hayatımda ilk kez İspanyol bir ailenin evinde birkaç gün geçirecektik ve itiraf ediyorum bu konuda da çok önyargılıydım. Eve doğru yaklaşırken karnımız baya acıkmıştı ve acaba eve gidince bize yiyecek bir şeyler ikram ederler mi diye düşünüyordum. Saat neredeyse gece yarısıydı ve kendi kendime “yok artık diyordum, belki de çoktan uyumuşlardır” diye düşünüyordum. Ben zihnimde bu düşüncelerle boğuşurken Jesus’un evine vardık.

photo04_2

Arabadan iner inmez annesi ve teyzesi büyük bir coşkuyla kapıda karşıladı bizi :) Eşyalarımızı taşımamıza yardım ettiler ve eve çıktık. Evde babası, diğer teyzeleri, kuzenleri, Jesus’un köpeği Edward ve kardeşi David, 95 yaşındaki anneannesi herkes bizi bekliyordu. O kadar sıcakkanlı ve tatlılardı ki. Herkesle tek tek sarılıp, öpüştük. Bu arada önemli bir detayı paylaşayım; Jesus’un ailesi tek kelime İngilizce bilmiyor. Benim İspanyolca bilgim ise “merhaba, nasılsın, iyiyim teşekkürler”den ibaret. Sarılmalar arasında havada uzun uzun İspanyolca cümleler uçuşurken biz sadece gülümsüyoruz. Hem mutluluktan hem de şaşkınlıktan. Çoktan uyumuşlardır diye düşündüğüm insanlar heyecanla bizi beklemişti. Jesus’ların oturduğu bina bir aile apartmanı. Tıpkı benim küçüklüğümün geçtiği bir aile apartmanı gibi. Herkesle sarılıp, öpüştükten ve gülüştükten sonra teyzeleri ve kuzenleri evine gitti. Jesus’un annesi-bu andan itibaren mama diyeceğim- bizi mutfağa götürdü. Aç mısınız diye bile sormadı. Buzdolabını adeta masaya döktü. Hemen sandviçler hazırladı ve karnımızı doyurdu. Tabii o sırada bizimle İspanyolca sohbet ediyor ama dediğim gibi tek kelime anlamıyoruz o yüzden sadece “gracias-teşekkürler” demekle yetiniyoruz.

Jesus’un abisi Fernando bir iş seyahatinde olduğu için annesi bize o odayı hazırlamıştı. Burada çok komik bir şey oldu. Mama, Jesus’a ayrı ayrı mı uyurlar yoksa birlikte mi diye sordu. O zaman henüz evli değildik ve Türkiye’den geldiğimiz için galiba annesi bunun önemli bir detay olduğunu düşündü, bilmiyorum :)

Yatağa girdiğimizde yüzümüzde tam anlamıyla salak bir gülümseme vardı. Şaşkın ve mutluyduk.

Sabah uyandığımızda mama çoktan fırından kruvasan alıp reçelleri ve peynirleri masaya çıkarmış, kahveyi hazırlamıştı. Hep birlikte kahvaltı yapıp Ourense’yi gezmek için Jesus ile birlikte evden çıktık.

Ourense…

Adını muhtemelen daha önce hiç duymadığınız ya da benimle birlikte varlığından haberdar olduğunuz bu küçük İspanya şehri İspanya’nın Galiçya bölgesinde yer alıyor ve bu bölgeye başkentlik yapıyor. Galiçya bölgesinin denize kıyısı olmayan tek şehri olması sizi üzmesin çünkü genellikle serin havası ile ün salmış Galiçya’nın en sıcak şehri Ourense.

sam_3021

sam_0031

Yaklaşık 2000 yıl önce Romalılar’ın doğal sıcak su kaynakları sebebiyle yerleştiği bu şehir geçmişten günümüze çok iyi korunarak gelmiş. Öyle ki Ourense’nin eski şehrinin sokaklarını Romalılar’dan kalan nefis mimari eşliğinde arşınladık.

Ourense’nin zengin mirasını eski şehrin trafiğe kapalı sokaklarında keşfettik. Eski şehirde bulunan Plaza Mayor Meydanı tüm sosyal ve kültürel aktivitelerin, festivallerin ve pazarların kurulduğu yer. Bu meydanın etrafı sıralı kemerli geçitlerle kaplı ve şehrin en kalabalık yeri de yine bu meydan. Ourenselilerin aynı zamanda buluşma noktası olan Plaza Mayor Meydanı diğer Avrupa şehirlerindeki gibi şehrin tarihi birçok yapısına da ev sahipliği yapıyor. Yapımı 19. Yüzyıla dayanan The City Hall– Belediye Binası-, yapımı 12. Yüzyıla dayanan ve 18. Yüzyılda eklenen alınlığı ile Barok mimarisinden de izler taşıyan ve içinde Arkeoloji Müzesi’nin de bulunduğu Episcopal Palace– Piskopos Sarayı, büyük bir kuleyi de içinde barındıran ve mermer sütunları ile dikkatimizi çeken Santa Maria Madre Kilisesi ve San Martino Katedrali Ourense’nin eski şehrinde göreceğiniz en önemli yapılardan bazıları.

sam_0038

Eski şehrin arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken adeta zamanda yolculuğa çıktık. Bir önceki akşam arabada düşündüklerimin aksine burası diğer İspanya şehirlerinden çok farklıydı ve çok iyi bir şekilde korunmuştu.

Saat öğlen olmuştu ve mama bizi öğlen yemeğine bekliyordu. Eve vardığımızda mutfak masasının başında toplanmış ve yemek yemek için bizi bekleyen bir dolu insan vardı. Birbirimizi anlamayıp yüzümüzdeki gülümseme ve vücut dili ile nasıl bu kadar ısındık birbirimize bilmiyorum :) Mama öğlen yemeği için evde Galiçya usulü deniz mahsüllü paella pişirmişti. Yanında ise Galiçya bölgesinin en lezzetli şarapları eşlik ediyordu bize. Mama paella tepsisini masanın ortasına yerleştirdi ve herkes tabağına almaya başladı. Tabağımdaki paella bittikçe mama yerinden kalkıp tabaklarımızı dolduruyordu. Edward uzaktan içli içli bize bakarken biz kahkahalar eşliğinde yemek yiyorduk. Havada uçuşan İspanyolca sohbetleri ve canım Jesus’un çeviri yapmaktan yemek yiyememesinden hiç bahsetmiyorum bile :)

sam_3044

sam_3043

Yemekler yendikten sonra mamaya hediye olarak götürdüğüm bakır cezvede Türk kahvesi pişirdim ve fincanlara koyup servis ettim. Ben Türk kahvesini pişirirken onlar meraklı gözlerle beni izliyordu. Kahveyi içtikten onlara fal geleneğini anlattım :) Şöyle bir an düşünün; ben İngilizce Jesus’a anlatıyorum o da annesine ve kuzenlerine İspanyolca anlatıyor. Sonra onlar İspanyolca soru soruyor ve Jesus İngilizceye çevirip bana söylüyor :) Yazması daha zor oldu öyle söyleyeyim :)

sam_3048

Mama bu fal geleneğini çok sevdi ve bana fal bak dedi. Falla alakam yok ama mama’mı mı kıracağım tamam bakarım dedim. Tamamen salladım. Güzel güzel şeyler. Bir yol var, balık var, şans var :) Mama gözümün içine bakıp, kucağında bebek sallama gibi bir şey yaptı. Ben önce anlamadım. Jesus’un kahkahası ile olayı çözdüm. Meğer Jesus’un bebeği olacak mı diye soruyormuş. Hahahaha! Biliyorsunuz Jesus homoseksüel. Normal yollarla bebeği olması mümkün değil. Mama’cığım da buna üzülüyormuş. Ben de mutlu olsun diye tabii ki olacak dedim :)) Fal faslı bitti. Bu sefer de Jesus’un babası bize Galiçya usulü yemeklerden sonra içilen buzlu alkollü bir kahve hazırladı. Biz kahvelerin tadına bakarken baktım baba karşı binadaki komşusunu getirmiş eve ve ne istiyorlar bilin bakalım? Fal!!!! Komşusuna fal bakmamı istiyor! Şuan yazarken bile gülüyorum. Neyse tamam dedim ve tekrar Türk kahvesi yaptım. Tabii ki yine salladım ama galiba biraz yakın sallıyor olacağım ki kadın ben salladıkça gözlerini açıp şaşkın şaşkın bakıyor. Bu fal bakma seremonisi sonradan gelen kuzen ve teyze ile katlandı. Jesus baktı bu işin b*oku çıktı biz çıkıyoruz dedi ve evden çıktık :)

sam_3052

Ourense’nin termal havuzları

Ben her ne kadar Ourense’yi arabanın camından bakıp “hiç yeşil değilmiş” diye değerlendirsem de bu şehir aslında ormanlarla kaplı. Bir şehrin ormanlarla kaplı olmasından daha güzeli ise o yemyeşil doğanın içinde termal su gibi başka bir doğa harikası olması. Evet, Ourense ismini altın madeninden alsa da geriye kalan altın değil termal su olmuş. Bu termal su merkezlerinin sayısı oldukça fazla ama o kadar çok var ki şehrin her yerinde termal su tabelaları görmeniz mümkün. Hatta Ourense’nin arnavut kaldırımlı taş sokaklarında çok sayıda çeşme de var. Bu çeşmelerden akan su genellikle sıcak oluyor.

Jesus bizi biri gündüz diğeri akşam olmak üzere iki kere bu termal su merkezlerine götürdü. Bu termal su merkezleri aklınıza bizim Afyon’daki kaplıcaları getirmesin. Tamam, suyun özelliği aynı ama Ourense’deki termal su merkezlerinin etrafı ormanlarla kaplı ve yakınından nehir geçiyor. Suyun derecesine göre birkaç tane havuz bulunuyor. Çok dinlendirici müzikler kulağınızda adeta hem ruhunuzu hem de bedeninizi şifalandıran bir yer. Akşam saatlerinde gittiğimiz termal su merkezinde gökyüzünde yıldızları izlerken ve hava da hafif serinken sıcacık havuzda vakit geçirmek aşırı keyifliydi. Gündüz gittiğimizde ise etrafımızı saran yeşile hayran kalmıştık. Bir diğer güzel şey ise bu merkezlerin ya ücretsiz ya da 2-3 eur gibi bedava sayılabilecek giriş ücretlerinin olması. Bu merkezlerden en ünlüsü las Burgas. Yolunuz Ourense’ye düşerse mutlaka bu deneyimi yaşayın.

Termal su merkezinden çıkıp mahalledeki pub’a gittik. Mama, papa, teyzeler, kuzenler, Edward herkes bizi bekliyordu. Birlikte birkaç bira içip, sohbet ettik ve eve döndük.

Her şey rüya gibi geçiyordu ve Ourense’deki üçüncü günümüz için oldukça heyecanlıydık. Çünkü Jesus o gün işe gidecekti ve biz tüm günü mama ile birlikte geçirecektik :) İşte asıl her şey burada başlıyor! :)

Mama ile geçen bir gün…

Mama o sabah bizi kahvaltıya mahalledeki pub’a götürdü. Pub’da kruvasanımızı yiyip, kahvemizi içtikten sonra pazara gittik. Pazarda tezgâhları gezerken bizi soran insanlara büyük bir mutlulukla kim olduğumuzu anlattı. Hem anlatıp hem de sarılıyordu. En son balıkçı tezgâhına uğradık ve üç tane kocaman ahtapot aldık. İşte o anda İspanyolca kelime dağarcığıma bir kelime daha eklendi; “pulpo” yani ahtapot. İspanya’da en iyi ahtapot Ourense’de yeniyor. Mama da son günümüzde evde üç tane kocaman ahtapot pişirecekti. İnanılmaz :)

sam_3032

O gün hayatımda ilk kez ahtapot gördüm. Benim gördüğüm ahtapot Tarkan filmindeki denizden canavar gibi çıkan ahtapottu ve filmin o kısmını hatırladıkça ahtapotun iğrenç bir şey olduğunu düşünüyor, öğlen yemeğinde nasıl yiyeceğimi düşünüyordum.

Pazar alışverişimizi yapıp Ourense sokaklarını bir de mama’nın rehberliğinde gezdikten sonra ahtapotları pişirip ziyafet çekmek için eve döndük. Mama ile birlikte mutfağa girdik ve ahtapotları pişirip, yine Galiçya bölgesinin en lezzetli şaraplarını açtık. Sonra tüm aile masanın etrafını doldurdu. Büyük bir keyifle ve iştahla ahtapotları yedik.

Ben o gün o sofrada hayatımda ilk kez ahtapot yedim. Şöyle düşünün ahtapotu dünyanın yenilebilecek en iyi yerinde ve mamanın ellerinden yedim. O kadar sevdim ki sonra her rakı sofrasında ahtapot siparişi verip, mamanın ahtapotu ile kıyaslayıp hayal kırıklığına uğradım. Cemal, internetten en güzel ahtapotçu diye aratıp beni ahtapot yemeğe götürür oldu. Ahtapot en sevdiğim yemeklerden biri oldu. Öyle ki şuanda kartvizitimde yemeden duramadıklarım kısmında ahtapot yazıyor :)

Son akşam

Ourense’deki son akşamımızda Plaza Mayor’daki bi tapasçıda Jesus ve arkadaşı ile birlikte tapas yiyip, şarap içtik. Roma döneminden kalan yapılar arasında, sarı loş sokak lambasının altındaki masada hem yedim hem de ağladım. Gece 12’ye doğru mahalledeki pub’a gittik. Herkes ama herkes orada bizi bekliyordu. Masanın orta kısmına oturdum. Ourense’den ayrılacağım için çok üzülüyorum. Bir yandan hayat yolculuğuma böyle güzel insanları katabildiğim için çok mutluyum.

Herkes küçük küçük hediyeler çıkarmaya başladı. İnanamıyordum. O zamanlar sanıyorum ki dünyanın en hoşgörülü, en iyi, en misafirperver halkı biziz. O yüzden teyzesi kolundaki inci bilekliği çıkarıp benim bileğime takınca daha çok ağlamak istiyordum. Bir sonraki durağımız Sevilla. İçimden ne yapacağım Sevilla’da, keşke burada biraz daha kalsam diye geçirirken mama “gitmeyin, biraz daha kalın” diyor. 95’lik anneanne “guapaaaa” diye sarılıyor belimden, Edward bacaklarımın altında dolanıyor…

Yola çıkmak üzere sabah erkenden uyandık. Mama ve papa da uyanmışlar. Kahvaltımızı yaptık. Hıçkıra hıçkıra ağlamak üzereyim adeta. Kapıdan çıkmak üzereyken sıkı sıkı defalarca sarıldık ve avucuma bir kutu koydu. Lacivert bir kutu. Kutuyu açtım ve içinden altın bir kolye çıktı. Bir kafes ve içinde bir kuş. Kuyumcusuna gidip bana hediye olarak bu kolyeyi almış. İşte o an daha fazla dayanamadım ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak birbirimize tekrar sarıldık. İstanbul’a gelsen ya dedim, belki düğününüze gelirim dedi…

sam_0356

sam_0355

O seyahatimden aldığım bir not:

4 Ağustos, 2011 Santiago Havalimanı

Ağlamaktan gebericem sanırım birazdan. Zaman çok çabuk geçiyor, geçmese bu kadar keşke. Nefret ediyorum dönmek zorunda olmaktan ve ayrılık hissinden. En kötüsü ise bir daha ne zaman sorusuna yanıt bulamamak. Çok üzgünüm.

sam_0074

5 yıl sonra

Yıl 2016, aylardan Temmuz

Heyecandan öleceğim! Saatlerdir yoldayız ama yorgunluk adına hiçbir şey hissetmiyorum. Tek hissettiğim şey heyecan ve mutluluk. Jesus’un düğünü için Ourense’ye gidiyoruz.

4 Ağustos 2011’de aldığım notta yazmışım ki; en kötüsü ise bir daha ne zaman sorusuna yanıt bulamamak. İşte buldum. 5 yıl sonra…

5 yıl sonra bu sefer Cemal ile evli olarak tekrar Ourense’deydik. Yaşadığımız his tam olarak “evde olma” hissiydi. 5 yıl önce mama ve Jesus ile yürüdüğümüz sokaklar geçen zamana rağmen hala aynıydı. O sarı ışıklı sokak lambasının altındaki masa yine oradaydı. Yürüdükçe adeta anılarımızda bir yolculuğa çıkıyorduk…

En heyecanlısı mama, papa, David, teyzeler ve kuzenlerle karşılaşma anıydı. Jesus’un düğününe hazırdık. Düğün yerinde birbirimizi görünce tıpkı 5 yıl önceki sıcaklıkla kucakladık birbirimizi. O sabah evin kapısından çıkarken “belki düğününe gelirim diyen” mama bizim düğünümüze gelememişti fakat kimin düğünü olduğu ne farkederdi. İşte bir düğün birleştirmişti bizi.

Düğün rüya gibi geçti.

dsc_0208

img_8951

Ertesi gün Ourense’nin içinden geçen Miño nehri üzerindeki Roma Köprüsü’nden güneşi batırırken dünyanın aslında o kadar da büyük olmadığını, uzak diye bir şey olmadığını ve sevginin birleştirici gücünü bir kez daha hatırladım.

296373_280676108610583_1191703804_n

13501804_1590120811287795_7336190971104613714_n

img_9101

Mama bir dahaki sefere bebekle gelin diyerek uğurladı bizi :)

Güneşi Miño Nehri üzerinde tekrar batırmak dileğiyle…

Dünya benim evim’i facebooktan ve instagramdan takip edebilirsiniz :)

Jesus’un düğün yazısı için tıklayınız.

p.s: 2011 yılındaki Ourense seyahatinde çektiğimiz fotoğrafların hepsini bulamadık. Dün geceden beri aradım taradım ama yok o yüzden eldeki -tarihli- fotoğrafları koymak zorunda kaldım :(

Ahtapot” hakkında 2 yorum

  1. bebekli öznur-cemal ne güzel ! ( bi solukta okudugum bu keyifli yazıdan cıkardıgım özete bend e güldüm:))

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir